|
Mehmet BAŞARAN tarafından yazıldı
|
|
Salı, 16 Şubat 2010 00:59 |
| 1914 yılı Haziran ayının sıcak günlerinden şikâyet eden insanlık, asıl yakıcı ateşin yaklaştığının farkında değildi. Sırp öğrenci Gavrilo Princip'in silâhından çıkan mermilerle Saraybosna meydanına yığılan Arşidük Ferdinand, devrilen ilk domino taşı oldu ve Birinci Dünya Harbi'nin kapıları ardına kadar açılıverdi. Daha ilk aylarda harbin temeldeki sebebi anlaşıldı: Osmanlı coğrafyasındaki petrol. Osmanlı'yı sıcak savaşa çekmek derdinde olan Almanya ise Goben ve Breslau zırhlılarının rol aldığı, bilinen taktikle Osmanlı Devleti'ni bir oldu-bittiyle karşı karşıya getirecektir. Osmanlı bayrakları çekilen ve buna uygun üniformalar giydirilen Alman mürettebatla Karadeniz'e açılan Goben (Yavuz) ve Breslau (Midilli) zırhlıları Rus liman şehirlerini bombalamış ve maksat hâsıl olmuştur(!) |
İlerleyen haftalarda Osmanlı Devleti, en şiddetli çarpışmaların yaşandığı cephelere ev sahipliği yapma durumuna düşecek, Galiçya'da, Kafkaslar'da, Irak'ta, Yemen'de ve Kuzey Afrika'nın uçsuz bucaksız çöllerinde savaşan taraflardan biri olacaktı. Osmanlı ordusunda, Kasım 1914 itibariyle, yaklaşık 2.500.000 asker mevcuttu. Savaş sona erdiğinde ise, ortaya çıkan kayıp ürperticiydi: şehit, hasta, yaralı, kayıp, firar ve esir sayısının toplamı 1.560.000'di. Osmanlı Devleti, 30 Ekim 1918'de, Limni Adası'nın Mondros Limanı'nda bekleyen Agamemnon zırhlısında masaya oturup "Mondros Ateşkes Anlaşması"nı imzalamak mecburiyetinde kalmıştı.
Genelkurmay (ATASE), Kızılay ve Kızılhaç arşivlerine göre, İngiltere'yle savaştığımız Irak, Sina, Filistin, Çanakkale, Suriye ve Yemen cephelerinde esir düşen Mehmetçik sayısı 134.000, Rusya'yla sadece Kafkas Cephesi'nde yapılan savaşlarda esir düşenlerin sayısı ise yaklaşık 65.000'dir ve bu sayıya 60.000 civarındaki sivil esir dâhil değildir. Buna, Avrupa ülkelerinde ve sıcak savaşın yaşandığı bölgelerde esir edilen 100.000 civarındaki sivil de dâhil edildiğinde esir toplamı 360.000'e ulaşmaktadır. Dünyanın dört bir yanına savrulan bu canlar, düştükleri esaret ateşinde 1926 sonlarına kadar kavrulacak, ayakta kalıp eve dönebilen esir sayısı 135.000 civarında olacaktır!
İngilizlere esir düşenlerin yakla şık 20–22 bini, Ruslara esir düşenlerin ise 40–45 bini ya ölmüş veya kayıptır! Savaşta esir düşen toplam 205.000 askerin yanı sıra 450.000 Mehmed de cephede aldığı yara ve hastalıklarla boğuşarak vefat etmiştir. "Kayıp" olarak geçen 60.000 Mehmed ise muhtemelen şehit olmuş; ama kayda geçmemiştir. Bu rakamlar toplam mevcut içinde % 27'lik bir oran demektir ki, bu kayıp, savaşan ülkelerin hiçbirinde yoktur.
Şehitler, makamların en yücesine uçtu. Gaziler, yarım yamalak bedenleriyle ve hüzünlü bir onurun esintisiyle de olsa döndü yurduna. Ya esirler?... Türkülerin kırık dökük mısralarında meçhul siluetlere dönüverdiler. Fakat, tarih unutsa da analar ve gelinler yıllarca kapılarının önünde oturup beklediler dualarla. Adviye Kadın yandaki komşuya giderken bile, babasını hiç görememiş oğluna tembihledi yıllarca:
— Bak oğul, baban gelirse içeri al! Sonra hemen bana seslen!
Uzun yıllar sonra, Adviye Nine son nefesini verirken ve oğlu, torunları başucunda dua ederken vasiyetini söyledi:
— Oğlum, baban gelirse, yıllarca yolunu gözlediğimi deyiverirsin!
Sonra... Birden bakışları odanın kapısına mıhlandı ve elleriyle üstünü başını düzeltirken son sözleri döküldü dudaklarından:
— Geldin mi beyim? Hoş geldin sefalar getirdin!
Kimi evlerde, her akşam sofraya fazladan bir tabak konurdu; hattâ beyin en sevdiği yemek pişirilirdi her gün bıkmadan usanmadan. Evin kadını itinayla yerleştirdiği tabağa yemeği sıcak sıcak koyup, öyle bekledi Halil Çavuş'unu! Küçücük bir ümidin ışığına sığınıp ayakta kalma mücadelesi veren Halil Çavuşlar ise; gâh çölün ortasında, gâh Sibirya buzullarında, gâh Hind ormanlarında, etraflarını çeviren dikenli tellere baktılar yıllarca. Kafese kapatılmış aslanlar gibi hırslandılar, çırpındılar ve rahmet-i İlâhîye'den ümitlerini kesmediler. Gözlerini gökyüzüne çevirip haykırdılar:
— Ben daha ölmedim!
Sonra ne oldu? Osmanlı coğrafyasının o saz benizli, umman yürekli yiğitleri nerelere götürüldü; başlarına neler geldi?
İngilizler, esir aldıkları Osmanlı askerlerini rütbe, sınıf ve etnik özelliklerine göre doğuda Myanmar'dan batıda Mısır'a uzanan onlarca kampa yerleştirmişti. "Gittikçe daha uzaklara" anlayışıyla yapılan bu dağıtımın hedefi "Osmanlılık" inancını parçalamaktı.
Sadece Hakk'ın önünde boyun eğen Mehmedler için esaret zordu; ama bir yandan direndiler, bir yandan da hayatta olduklarını duyurmaya çalıştılar. Binlerce mektup yollandı bu tel örgülerin arkasından. Fakat bunların bir kısmı sahiplerine hiç ulaşamadı ve hâlâ Kızılay arşivlerinde bekliyor.
Kızılay arşivlerinde, sadece Hindistan-Myanmar'dan ayda onbinlerce mektubun geldiği görülür. Hindistan Bellari Kampında, 5401 numarayla kayıtlı Binbaşı Nazım Efendi'nin eşi ve kızlarına ulaşan mektubundan bir kısım şöyledir:
" ... Endişem ve işgâlât-ı zihniyem daima sizsiniz. Paranız var mıdır? İdareniz ne yoldadır? Mektebe ve namaza devamınızı terk etmeyiniz. Duadan geri kalmayınız. Allah (celle celâlühü) cümlemizin hâmisidir. İnşallah görüşürüz. Bana mektup yazınız..."
İngiltere veya Rusya'nın kontrolündeki kamplar, başta Kızılhaç tarafından olmak üzere, sözde sürekli teftiş ediliyordu. Özellikle İngiliz esir kamplarına ait teftiş raporlarına bakıldığında, kamplar âdeta tatil köyü gibi anlatılıyordu.
Fakat, kamuoyundan ne kadar gizlense de en büyük acılardan biri, Mısır'daki bu kamplarda yaşanıyordu. Bu kamplardaki 15.000 Mehmetçik bilerek "kör" ediliyordu. Bu vahşet nihayet bir Kızılhaç raporunda yer almıştı: "...Esirlerin % 20'si göz hastalığına yakalanmıştır... Kampın sağlık hizmetleri, İngiliz Dr. E.G. Garnen başkanlığında Arsen Khoren ve Leon Samuel adlı iki Ermeni doktor tarafından yürütülmektedir...." Rapordaki % 20 ifadesi, Heliopolis kampındaki 1.000 esirin ciddi seviyede göz rahatsızlığı çektiğini gösteriyordu ki, bu rakam hiçbir şekilde normal kabul edilemezdi.
NOT BU YAZI SIZINTI DERGİSİNİN 2010 ŞUBAT SAYISINDAN ALINMIŞTIR. YAZANIN ELLERİNE SAĞLIK. |
|
Son Güncelleme: Salı, 16 Şubat 2010 01:08 |
Yorum ekle
|
 | Bugün | 774 |  | Dün | 1987 |  | Bu Hafta | 10047 |  | Geçen Hafta | 11606 |  | Bu Ay | 31082 |  | Geçen Ay | 54584 |  | Toplam | 577178 |
|
Yorumlar
“…Cezirede(Narg in Adası'ndaki esir kampı) yaşayan insanların dehşetli durumunun izlerini gören komite azaları hüngür hüngür ağlamaktan kendilerini alamamışlardı. 400 kişi kapasiteli hastanede 1200 hasta esir, balık gibi birbirlerinin üstüne dökülmüş; kimisi can veriyor, kimisi “efendim su” kimisi “efendim yemek” diye bağırıyorlar. Bir tarafta ise o gün ölmüş 40 esir, aynı yekdiğerinin üzerine yığılıp bırakılmıştır. Günde 40 kadar esir açlıktan, susuzluktan, soğuktan ölüyor. Üstlerinde giyecekleri, yakmaya yakacakları yok. Kuru tahta üstünde yatmaktan birçoklarının yanlarında büyük yaralar meydana gelmiştir… Cezirede azarlılarla sağlar bir yerde duruyorlar. Azarlılara bakan yok, derman yok, yorgan yok, yatak yoktur. Başı altına yastık niyetine kerpiç koymuşlar.(Açık Söz, 7 Aralık 1917 tarihli, Heyet Başkanı Dr. Neriman Nerimanov’un raporundan.)
(Vatan Yıldızlardan Uzak Mı isimli kitaptan yorumsuz paragraflar..)
RSS beslemesi, bu iletideki yorumlar için.